Babalar Günü Kutlu Olsun
 
Bugün ne oldu?
Gürtaş Yapı Denetim
  Mafil TAVLİ;
  Fındıkta Kötü Gidişatın Ned...
 
Dedem fındık bahçesine öküz arabası ile gidiyordu ben traktör ile, dedem fındık altını tırpan ile biçiyordu ben tırpan motoru ile biçiyorum....
  oku
  tüm yazarlarımız için tıklayınız
 
Fikir Köşesi
 
Kıssadan Hisseler
 
Köşe Yazıları
 
Röportajlar
 
Güzel Türkçemiz
 
Tüm Şiirler
 
Tarihi Konular
 
 
izlenme: 1472 
bir üst kategoriye çık
|
sonraki röportaj
İnsanoğlu Tasarımla Doğar, Tasarımla Ölür 20/04/2008
Fikir KöşesiYazılı Röportajlar
İnsanoğlu Tasarımla Doğar, Tasarımla Ölür
Lonca Doğalgaz
Dünyadaki önemli ilk yüz tasarımcı arasında yer alan Aziz Sarıyer, “İnsanoğlu doğuştan tasarımcıdır” diyor. Hal böyle olunca Sarıyer’e göre markaların doğuştan bir şahsiyeti olması için tasarıma fiyattan daha da fazla önem vermesi gerekiyor. Bu söyleme göre ise markaların tasarım Ar-Ge’sine yatırım yapması kaçınılmaz gözüküyor.  

Bugün dünyanın birçok ünlü tasarım dergileri Aziz Sarıyer’in tasarımlarını konuşuyor. Kendisi dünyanın ünlü markalarının koleksiyonlarına bir şahsiyet vermesiyle tanınıyor. Türkiye’de tasarımın artık öneminin anlaşılmasını söyleyen Sarıyer’e göre çok yüksek cirolara sahip olan birçok Türk firması, markalaşmanın tasarımdan geçtiğine inanmıyor. Marketing Türkiye olarak ünlü tasarımcıyla hoş bir sohbet gerçekleştirdik. Bizlere tasarımın ne olduğunu, Türkiye’deki potansiyeli ve markalaşma konusunda tasarımın önemini anlattı. 

Tasarım sizin için ne ifade ediyor? 

Çocukluğumdan beri tasarıma özellikle mobilya tasarımı konularına çok yatkın bir insandım. 1971 yılında Derin ismindeki firmamı kurdum. Benim mobilya ile ilintili olmamın ise baba mesleği ile uzaktan yakından alakası yok. Babam subaydı. Bu nedenle Anadolu’nun birçok şehrini dolaştık çocukluğumda. Hayatı çok iyi ve farklı gözlemledim bu geziler sırasında. Bir şehirden bir diğer şehre dolaştığımız için ev eşyalarımız yaklaşık bir ay sonra gelirdi. Boş mekanlarda tüm ailemle birlikte yaşardık. “İç mekanda nasıl yaşanır?” sorusunun cevabını arar dururduk.
 
Örneğin; pencere saplarına ipler asarak çamaşırlarımızı kuruturduk. Askılık yapardık. Bir göçebe ailesi gibi boş mekanda yaşam mücadelesi vermişliğimiz vardı. Çocukluğumdan beride yoktan var etmek ve iç mekan boşken neler icat edileceğini bu göçebe hayattan öğrendim. Çocukluğumdan beri oyuncaklarım marangoz aletleriydi. Üç yaşımdayken ismini bilemediğim marangoz aletlerini tarif etmeye çalışırken, ailem kucağıma minyatür bir marangoz çantası koydu, içinde gerçek aletler vardı. İlköğretim ve ortaöğretim sırasında hep kesip biçtim, çaktım, monte ettim. Bunlar benim hobilerimden biriyiydi. 

İlk gerçekleştirdiğiniz tasarım neydi?  

Çok küçük yaşlarda, lavaboya boyum kısa olduğu için yetişemiyordum. Ahşaptan, çam ağacından basamak şeklinde küçük bir tabure yapmıştım. Bu tabureyi daha sonları annem banyoda kullanmamıza karar verdi. Uzun yıllar o taburede oturarak duş aldık. Gençlik yıllarımda ise kendi odamı kendim dekore eder, bodrumumuzda eskimiş tamire ihtiyaç duyulan eşyalarımıza yeniden hayat verirdim. Onları alıp birbiri ile bütünleyip şekil verirdim. Annemin dikiş makinesine ise dört-beş yaşlarında musallat oldum. Çok iyi çalıştırmasını öğrendim. Ailem benim makineyle çok iyi işler yaptığımı görünce benim oyuncağım değil artık bir çalışma aletim olmuştu o makine. Kendi kıyafetlerimi kendim dikmeye başladım. Hâlâ da öyle, tüm kıyafetlerimi kendim tasarlarım, ayakkabı modellerimi bile kendim çizerim.  

Anlattıklarınıza göre çocukluktan gelen bir tasarım tutkunuz var. Türkiye’de tasarım dediğimiz zaman insanlar ne anlıyor? Gelişmiş bir kavram mı yoksa bir seri üretimin parçası mı?  

Yaklaşık otuz yıldır Türkiye’de tasarım konusunda ciddi eğitimler veriliyor. Özellikle mimarlık, iç mimarlık ve endüstriyel tasarım konusunda Türkiye gelişiyor. Fakat ülkemiz ihtiyaç duyduğu tanıtımı yapamadığı için bu konuda gelişmiş ülkelerin gerisinde kalmış. Özellikle sanayi konusunda bundan 10 yıl öncesine kadar Türkiye’nin Avrupa Birliği ile bir patent anlaşması yoktu. Hâl böyle olunca Türkiye sanayicisi, özellikle iç pazarı beslediği için dünyada yapılmış sanayi ürünlerinin aynısını alıp, tüm tekniği alıp, hatta formu alıp kendi teknik imkanları ile imal edip iç piyasaya sürüyordu. Bu konuda da hiçbir yasal sorumluluk yoktu. Bu nedenle Türkiye bir tasarım Ar-Ge’sine sahip olamadı. Tasarım bir avantaj getirirken, aynı zamanda risktir de. O tasarımı ön görmek ve dünyadaki tasarımların daha üstünde standartlar ortaya koyup ürün çıkartmak için bir takım deneyler yapmak lazım. Ticari ve pazar araştırması yapmak, stok yapmak ve bunu piyasaya sunmak lazım. Ne derece talep görecek, görmeyecek konusu da eklenince bunların hepsi bir risk oluyor. O nedenle Türk sanayici hep denenmiş yapılmış ve dünya markalarının elde ettiği rantların bir benzerini ithal edip uyguladı. Dünyada var olan tasarımların üstünde bir ürün geliştirmede kendilerini hiç görevli hissetmediler.  
 

Ya Uzakdoğu faktörü? Bu durum son yıllarda markaları tasarıma önem vermeye itti diyebilir miyiz?

Bugün patent anlaşmalarının yapılmış olması yasal bir takım gelişmeleri beraberinde getirdi. Özellikle Uzakdoğu ülkelerinde çok ciddi bir rekabet söz konusu. Sadece Türkiye değil tüm ülkeler Uzakdoğu’daki düşük maliyetli ve kaliteli ürünleri piyasaya sunması nedeniyle ciddi bir zafiyet yaşamaktadırlar. Artık iş bu rekabet içiresin de daha akıllı ürünler çıkarmak ve de ürünlerin üzerine müşteriyi kazanmak için daha fazla duyarlılık koymak gerektiği sonucudur. Evet, Türkiye’de tasarıma yönelik bir çaba başladı. Bir farklılaşma çabası söz konusu. Ortada böyle bir gerçek var. Son yıllarda yapılan tasarım yarışmaları da bunun göstergesi oldu. Tasarıma markaların verdiği önem artık ortaya çıkmaya başladı.  

Ancak sektörde tasarım dediğimiz zaman bir algı karmaşası söz konusu. Tasarımı az buçuk bilen bir kitle, “Ben büyük tasarımcıyım” diyerek bu söylemden rant elde etmeye çalışıyor. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Mimarlık kendi içinde daha önemli diyebileceğimiz bir kategoridir. Mimarlık aslında tasarımın ta kendisidir. Mimar, hem iç mimardır hem de inşaat tasarımcısıdır. Mimar dekorasyon da yapar, her şeyi yapar. İç mimar ise iç mekanla uğraşan kişidir. İç kısmın uzmanıdır. Tasarımcının ise salt objeyle ilişkisi vardır. Tüm eğitimi objelerin ortaya çıkması faaliyetleridir. O da bir mimar gibidir aslında. Bir bina yapmıyordur ancak bir obje tasarlıyordur. Ama bence herkes tasarımcıdır. İnsanoğlu hayata geldiğinden beri tasarımcıdır. Teknolojiyi oluşturan kimdir? Tarih kitaplarında gördüğümüz mağaralarda yaşan adam ya da kadındır. Kıllar içinde yalın ayak, post giymiş şekilde yaşayan kişidir. Kaç kez uçmak istedi. Kollarını çırptı ve yere düştü. Ancak şimdi havalanan uçaklar o adamın torunlarının eseri. O ilk insanlar endüstriyel tasarım eğitimi almamışlardı. Köylerde yaşayan kadınlarımız, günlük hayatlarını idam ettirmek için, hayatlarını kolaylaştırmak için nice tasarımlar yapıyor. Plastik bidonları kesip yanına bir delik açıyorlar saksı yapıyorlar. İnsan oğlunun zaten içinde vardır yaratıcılık.  
 

Peki şimdiki durumu değerlendirdiğimizde Türk tasarımcıları nasıl yol alıyor?

Bu konuda illa eğitim şart değil. Evet, doktorluk gibi mimarlık gibi bu mesleklerde olmazsa olmaz konularda eğitim almak şarttır. Özellikle son yıllarda tasarım konusunda çok ciddi bir olgu ortaya çıktı. Türkiye’de bu potansiyel var. Rekabet şartları tasarımı ön koşul koyunca markalar bu alana yatırım yapmaya başladı. Hatta yakın zamanda bir endüstriyel tasarım birliği kuruldu. 90’lı yıllarda Türkiye’ye tasarımlı ürünler girmeye başlayınca, bu konunun eğitimini almış birçok tasarımcı, yani inşaatlarda şantiyelerde, mobilya marketlerde çalışan işini yapmayan tasarımcılar markaların bu alana yatırım yapmasıyla kendi işlerine yönelmeye başladı. Artık Türkiye’deki bu potansiyelin farkında olan gelişmiş ülkeler var. Buraya gelip tasarımcılarımızla konuşuyorlar. Yapılan işleri takip ediyorlar. Çünkü Türkiye’de tasarım konusunda bir boşalma hali, patlama hali yaşanmaya başladı. Son dönemde dünyada Türk tasarımcılardan konuşulmaya başlandı. İşte ülkemizi bu konuda temsil ediyorlar.  

Derin markası ile 45 ülkeye mobilya tasarımı yapıyorsunuz. Şimdi bu şirketin başında oğlunuz var. Markanız yurtdışından nasıl bir marka algısı yaratıyor?  

Derin markasına yüzlerce tasarımım oldu. Özellikle proje bazlı çalışmalarımızla dikkat çektik. Birçok yabancı markanın ürünlerine tasarım yaparak kendi imzamızı attık. Oğlum, Derin Sarıyer de arımıza katılınca bir Derin Koleksiyonu yapmaya karar verdik. A Plus müşteriye yönelik, konforlu ve iddialı bir koleksiyon yaptık. Tüm çalışmalarımız tasarımsal ve sanatsal değerlerde ortaya çıktı. Takdir de gördü. Zamanla bu koleksiyonumuz kendimiz gibi olmaya başladı. Çok heykelsi bir koleksiyon olarak adından söz ettiriyor ve bu tarz koleksiyonlardan dünyada daha farklı bir kimliğe ulaştığı apaçık ortada. Bunu yaparken Derin Sarıyer ve Türkiye’deki hayat anlayışlarına inandığımız birkaç tasarımcı arkadaşlarımızla çalıştık. Şu an Derin Koleksiyonu yaklaşık 150 parçaya ulaştı. 10 yıl içinde dünyadaki tüm tasarım etkinliklerine katıldık. İnanılmaz bir ilgi oldu. Bizim açtığımız kulvardan birçok markada çağdaş tasarım konusunda yurtdışına açılmış oldu. Öncülük yaptık, bu bir gerçektir. Hemen arkamızdan bizden daha farklı çok başarılı birkaç teşkilatta tasarımlarıyla yurtdışına açılmaya başladı. 

Tasarımın markalaşma da önemi...

“Ne yaparsanız yapın imalatçı, ürettiği ürünü dünyaya pazarlayamıyorsa, artık bu saatten sonra bu işi bırakması gerekiyor. Çünkü iç piyasa ile yetinme dönemi bitti. Çok ciddi bir rekabet var. Yabancı ülke sanayicilerini ürünlerini artık rahatlıkla Türkiye’de satabiliyorlar. Bu nedenle ticaretteki rekabeti, sırf fiyatla yapmaya kalkarsanız, işin içinden çıkamazsınız. Yaptığınız her şeyi imal ettiğiniz fiyatın altına satmak zorunda kalırsınız. Bu nedenle pazarda ürününüze bir şahsiyet vermek zorundasınız. Artık markaların pazarlama stratejisinde fiyat birinci değil ikinci strateji olmalı. O nedenle yaptığınız ürüne bir karakter kazandırmak zorundasınız. Bu da tasarımla olacak iştir.”  
 
Tasarım lüks değildir...

Maalesef Türkiye’de tasarım konusunda gelişmeler yaşanmasına rağmen, çok büyük cirolara ulaşmış markalarımızın çoğu hâlen tasarım bilincine ulaşmış değiller. Bunun nedeni şimdiye kadar tasarım AR-GE’si oluşturmamış olmalarından kaynaklanıyor. Oluşturdularsa dahi ürünü pazarlamak için, ürünü daha inandırıcı hale gelmesi için bu tasarımları yapmışlar. Yani salt tasarımdan uzak durmuşlar. Dünyada yüzlerce tasarım içinden kendi fikriymiş gibi sunmuşlar. Yapılmış tasarımları kendilerine adapte edip, kolay iş yapıp uygun fiyatla ürünlerini satıyorlar. Müşterinin albenisini sağlayacak ürünler yapıp anlık strateji uyguluyorlar. Çünkü tasarımı lüks olarak görüyorlar ve onlar şuna inanıyor: “Tasarım yapacak zamanımız mı var. Birçok işimiz var.” 
 

Modernle klasik yan yana...  

“Bir tasarımcı olarak, tasarımı sanatla bağdaştırıyorum. Bu nedenle trendlerle çok ilgilenmiyorum. Ancak son dönemde mobilya tasarımlarında da bir karışıklık söz konusu. Yani hayattaki her şeyi karıştırarak tasarımlarınıza objelerinize sunmak mümkün. Geçtiğimiz yıllar sade, minimal yaklaşıklar mobilya tasımlarda hissedilirken, arkasından Brok dönemi dediğimiz biraz daha süslemeli tasarımlar söz konusu oldu. Şimdi ise tasarımlarda klasik ve moderni yan yana kullanarak uygulamak bir trend olarak dikkat çekiyor.”

İçerik: www.marketingturkiye.com

Resim: www.derindesign.com

 
Marketing Türkiye
 
Düzce Rehberim Hata Raporlama: İçerikle İlgili Bir Hata Varsa Lütfen Raporlayın!
 
geri dön
sayfa başı
röportajlar
yazdır
tavsiye et
|
sonraki röportaj
Yorum Bırakın
  SON EKLENENLER
İnsanoğlu Tasarımla Doğar, Tasarımla Ölür Marketing Türkiye  
Leyla Zana, Günlük Yaşamda Kedi, Siyasette Vaşak Nuriye Akman  
Bilimin de Çetesi Var Nuriye Akman  
Çanakkale Geçilemez Emre Aköz  
 
 
 
 
 
 
 
tümü