|
George Orwell’in bir kitabı vardır ‘1984’. Distopya örneğidir, distopya da kötü bir yer anlamına gelir John Stuart Mill’in deyimiyle. Bu kitapta öyle bir dünya anlatır ki Orwell kimse yaşamak istemez orada; çünkü insanlar hiçbir hak ve özgürlüğe sahip değildir, düşünme ve aşık olma özgürlüğüne bile. Big Brother, Parti ve Düşünce Polisi kuşatmıştır ülkeyi, kimse onlardan izinsiz ve habersiz konuşamaz ve asla sorgulayamaz. Eğitim bile Big Brother’ın dediklerini kabul ettirmek ve Parti’nin isteklerini yerine getirmek için bir araçtır sadece. Zira belli şekilde eğitilmiş ve hatta mümkünse eğitimsiz olan bir halk en makbulu değil midir despotizmde ve çalkantılı demokrasilerde bile? Bu distopik dünyada Winston Smith isimli kahraman aşık olur, partiye isyan etmeye kalkar; ancak sonunda mağlup olur. Aldığı en önemli ders asla karşı gelmemesi gerektiği olur ve roman, kahramanını bu sistemin yıkılmayacağına inandırarak sona erer. Bizim de bir kahramanımız var ismi Vicdan. O da bir dünya hayal eder ve ‘Kara Ütopya’ der bu dünyaya, George Orwell’inki kadar karanlık olmasa da. Vicdan’ın hikayesi böylece başlar. “Bir varmış bir yokmuş bir zamanlar güzel bir ülke varmış dünyanın bir köşesinde. Doğası enfes, insanları içten, tarihi ise hem gurur hem de acılarla dolu. Bu ülke sancılı günlerden sonra yepyeni bir soluk bulmuş, hak ettiği yere gelecekmiş sonunda. Sesini, nefesini dünyaya duyurmuş kısa zamanda. En Doğulu ülkelerin ağabeyi, koruyucusu, destekçisi; en Batılı ülkelerin kardeşi, takipçisi ve isteklisi olmuş. Gelişmiş ülkelerin kurduğu birliklere girebilmek için didinmiş, adımlar atmış; kimini yıllar öncesi elde etmişken kimini bir türlü başaramamış. Devletlerarası ilişkilerde hep çıkar ön plandadır ya bu güzel ülkemiz ise hep yardımsever olmuş, kendi çıkarlarını bile göz ardı etmiş kimi zaman, komşularıyla da güzel mi güzel geçinirmiş. Ülke önü alınamaz bir hızla gelişmiş; duble yollar, hava alanları, üniversiteler, nükleer santraller, hidro elektrik santraller ve daha niceleri yapılmış ve yapılmaktaymış. Ekonomi de çok iyi gidiyormuş; Batı-Doğu hiçbir kriz ülkeyi sarsamamış, dünyaya kuyruklu yıldız çarpsa bile teğet geçebilirmiş adeta.(!) Ülke artık tüm dünyada hatırı sayılır-sözü geçer hale gelmiş. Dış fonlara olan borçlarını bitirmiş, sağlığı düzenlemiş; artık hastanelerde kimse saatlerce doktor-ilaç kuyruğu beklemiyormuş, özel hastanelerde tedavi olmak lüks değilmiş, hastanelere bir kuruş para ödenmiyormuş çünkü paraları eczaneler tahsil ediyormuş. Kamu çalışanları eskisi gibi mağdur olmuyormuş, ki orada çalışmak için herkes can atar olmuş ama girebilene aşk olsun. Ayrıca o kadar çok üniversite yapılmış ki öyle ya da böyle okumayan kimse kalmayacakmış. Batılı demokratik ülkeleri örnek alan devlet demokratik açıdan da adımlar atmış; ülke başkanını bizzat halk seçiyormuş artık, referandumlarla anayasada değişikler yapılmış bunlar için, hukukun üstünlüğü sağlamlaştırılmış, yargı-yüksek yargı daha özgür hale gelmiş. ‘İyi de bir sorun var’ diye düşünmüş Vicdan. ‘Bu yapılanların nesi kötü, bütün bunlar neden Kara Ütopya olsun ki?’ diye sormuş kendi kendine, o bile kendi hayalinde olduğunu unutup bocalamış. Keza başlangıç zamanını kestiremediği ve bir türlü anlam veremediği şeyleri yeni yeni idrak etmeye başlamış ki devam etmiş hayaline. Kara Ütopya tam da burasıymış. Bu güzel ülkenin naçizane insanları bu yapılanları her daim takdir etmiş, inanmış güzel günlere ve bunları kendilerine armağan edenleri zamanla daha da parlak bir baş tacı etmiş. Ama herkesin fark edemeyip de Vicdan’ın anlamaya başladığı çelişkiler varmış. Güzel yollar yapılmış, ülkenin her yanı kolayca ulaşılır hale gelmiş; ama o yolları kat edebilmek için dünyanın en pahalı benzinini alabilmek gerekiyormuş. Ve benzine mazota her gün gelen zamlar da vatandaşın belini büker olmuş. Üstelik benzine mazota zam gelince temel gıda maddeleri ve dolaylı vergiler de artıyormuş. Zamlar hız kesmemiş ki; elektriğe, benzine, doğalgaza, elektriğe, ekmeğe, simite bile… Eğitim de ayrı bir muammaymış ülkede; Vicdan en çok da buna anlam veremiyormuş. Keza üniversiteler çoğalmış, herkes “eğitimli “ olmuş; ama üniversite mezunu işsiz sayısı da büyük bir çıkmazmış ki her alanda sorunmuş işsizlik, çift haneli rakamları bulmuş işsizlik oranları da krizlerin teğet geçtiği(!) güzel ülkede. Eğitimde uygulanan sınavlar deneme-yanılma tahtası olmuş. İlköğretim sistemi büyük değişim yaşamış, çocuklar bu değişime alışmaya çalışıyormuş hala ve anlaşılan o ki ülkede eğitim bir türlü uygun bir siteme oturtulamamış. Sınav sistemleri, sınavların yapıları-süreleri sürekli değiştirilip duruyormuş. Üstelik bu sınavlardaki kopya skandalları ise yıllarca meşgul etmiş ülkeyi, alınamamış önü. Sonunda eğitim yamalı bir bohça, parçaları kayıp bir yapboz haline gelmiş. Devletin eğitimdeki aksaklıkları gideremeyişi öğrencileri alternatiflere yöneltmiş; okuldaki eğitim, yapılan sınavlarda istenenleri karşılayamayınca öğrenciler de dersanelere yönelmiş. Böylece yıllar yılı devletin topal bıraktığı eğitime koltuk değneği olan yeni bir eğitim sektörü oluşmuş. Sonra da eğitimi iyileştirmek için hiçbir adım atılmadan bu sektör ortadan kaldırılmak istenince siyasi bir kriz patlak vermiş ve altından neler çıkmış neler… Devletin içine sızdığı iddia edilen bir güç tarafından yolsuzluk iddiaları atılmış ortaya, devletin başındakiler ve içindekiler dahil daha niceleri hedef i olmuş bu iddiaların. ‘Bu iddialar doğruysa vay halimize’ diye hayıflanmış Vicdan. Haksızlık onun en kaldıramayacağı şeymiş çünkü, Bu naçizane insanların hakkı yendiyse bunun vebali nasıl ödenirmiş ki! Üstelik yorgunmuş ülke; daha kısa süre öncesine kadar darbe iddialarıyla çalkalanıyormuş ortalık ve onlarca, belki yüzlerce insan hapse atılmış. Yıllarca bu iddialarla uğraşan ülke kısa süre öncesinde de gençlerin direnişine şahit olmuş en güzel şehirde; ağaçları kestirmemekmiş niyetleri. Buna inanmamış devletin başı ve sert olmuş müdahale; gençler hapse atılmış, yaralanmış ve hatta ölenler olmuş. Bu sert müdahaleleri en çok kınayanlar ise bir zamanlar kardeş olduğumuz Batılı ülkeler olmuş. İşte bütün bunların sonrasında tarihte de olduğu gibi yine çok yorgunmuş ülke. Bütün bunların üzerine eklenince yolsuzluk krizi, ortalık yangın yerine dönmüş. Bu iddialara devletin başındaki ve içindekilere ait olduğu iddia edilen ses kayıtları da eklenmiş. Bunları yapanların ise ‘devletin içine sızan ve bir zamanlar ne istediyse verilen gayri resmi bir güç’ olduğu söylenmiş. Galiba yine bir şeyler istemiş bu gayri resmi güç ve bu kez istediğini alamamış. Belki de tarihinde ilk kez bu kadar çirkin bir çıkar çatışmasına şahit oluyormuş bu güzel ülkenin naçizane insanları ve bu çatışma daha da çirkinleşecekmiş anlaşılan. Vicdan şaşkınmış, bu hikaye kendi tezi olsa bile. Elbette gerçeği bilen ise bilinmiyormuş. Anlam veremiyormuş bu duruma. Güllük gülistanlıkken her şey nasıl da tepetaklak olmuş? Tüm bunların içinden bakınca ne de karanlık ve belirsizmiş gelecek, Vicdan sızlamaktaymış yine, geleceğinden korkulan bir ülkede nasıl huzurla yaşarmış ki genç insanlar? Belki de sokaklara çıkmalarının nedeni bu belirsizlik korkusuymuş kim bilir! Bu arada kavga giderek çirkinleşmiş, söylemler giderek sertleşmiş, herkes en sivri diliyle sesleniyormuş ötekine. Ülkenin başındakiler de, baş olmaya talip olanlar da, içeri sızdığı söylenen o illegal yapılar da en keskin kılıçlarını çıkarmışlar kınından; kin, nefret, öfke, kavga, kriz, isyan ve daha nice galiz seyin tohumları meydanlardan bırakılıyormuş halkın kucağına ve dallanıp budaklanıyormuş süratle. İnternet yasakları ise herkesi güldürür olmuş; çünkü Vicdan’ın hikayesi sınırların bile anlamsızlaştığı bir dünyada geçiyormuş, böyle bir dünyada da nasıl yasaklara boyun eğilebilinirmiş ki! Vicdan sorgulamaktaymış yine ‘Nasıl olur da sağduyulu olması gereken bu insanlar, bu kanaat önderleri sükunet yerine öfke telkin eder?’ Cevap tabi ki yok… Ülke yangın yeriymiş ya, gündem ise baş döndürücü. Kimse televizyonu açıp bakmak istemiyormuş artık, yorgunluk ve güvensizlik bıktırmış herkesi. Ülkenin itibarı Batılı kardeşlerinin gözünde de kötüleşmiş, Doğunun ağabeyi olma ise tarihe karışıyormuş. Ülke parasının değeri düşüyormuş, enflasyon yüksek mi yüksek, dış borç, cari açık da cabası. İyi geçindiği komşularla ise şimdi kanlı bıçaklıymış ve herkes yay gibi gerilmiş nihayetinde. Sokakta konuşan farklı görüşte insanlar bile bir süre sonra kavgaya başlıyormuş ve gırtlak gırtlağa gelmek ise bir anlık gaflet meselesiymiş. Her şeye rağmen güzel ülkenin sağduyulu insanı galeyana gelmezmiş kolay kolay, itidal her yerde olmasa bile genelde hakim olan havaymış bu yangın yerinde. Bir yanda inanan insanlar varmış hala; desteklediklerine, ülkeye hizmet edenlere. Evet yapılan güzel şeyler göz ardı edilemezmiş elbet, ama hata yapılabilineceği de hesaba katılmalıymış. ‘Hata yapıp yedilerse de helal olsun, hem yapmışlar hem yemişler, yapmasalar da yeselerdi daha mı iyiydi?’ diyen insanlara şahit olmuş Vicdan, güzel ülkenin her şeyi kabullenen halkına ağlamış içten içe. Her şeyin ötesinde en çok bu yaralamış onu, keza kimin hakkını kime helal ediyorlarmış ki! Ve bu söz özetliyormuş güzel ülkenin demokratik bilince ulaşmada daha çoook fırın ekmek yemesi gerektiğini. Demokratik bir bilinç asla kabul edemezmiş hakkını çalanları ve cezasız bırakmazmış yapılan hataları. Ortada bir suç varsa ve birileri ceza alacaksa bunlar o iddia edilen yapılar ve buna yıllar yılı göz yuman devletin başı olmalıymış mutlaka, halk asla değil. Bu da halkın elindeymiş, ki onun söz hakkı da çok yakınmış…” ‘1984’ belki Smith’in hayal ettiği gibi bitmiyor ama Vicdan’ın tek umudu; Kara Ütopya’nın gerçek olmaması, şayet gerçekse de sonunun güzel olması, o naçizane insanlar açısından. ‘İnşallah gerçek bir ütopyadır bu’ diye dua etti Vicdan, çünkü bu kadar ağır gerçeği kimse kaldıramazdı ve böylesi bir ülkede kimse yaşamak istemezdi. Her rüyanın, her kabusun bir sonu vardı ve Vicdan bunun da son bulacağına inanıyordu. |