Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; maruf (iyi ve İslam'a uygun) olanı emreder, münker olandan sakındırır ve Allah'a iman edersiniz. Kitap Ehli de inanmış olsaydı, elbette kendileri için hayırlı olurdu. İçlerinden iman edenler vardır, fakat çoğunluğu fıska sapanlardır.(ALİ İMRAN 110)
HADİS:“İman etmedikçe Cennet’e giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız” hadisi Müslümanların birbirini sevmesinin zorunlu olduğunu göstermektedir.
Ancak bu sevgi o insanın hatalarını da sevmek anlamına gelmez. Tam tersine İslam’a göre biz, insanları severiz ama onların kötü huylarını sevmeyiz. Tebliğ ve emr-i bilmaruf yoluyla onların kötü huylarını değiştirmeye gayret gösteririz. Kardeşlerinize mazlumken de, zalimken de yardımcı olunuz, hadisi bu açıdan son derece önemli bir prensibi gündeme getirmiştir. Zalimlik yapan kardeşe nasıl yardımcı olunacağı sorulduğunda Hz. Peygamber (s.a.v) onun zulmüne engel olarak ve onu zulüm yapmaktan vazgeçirerek buyurmuştur.
Kur’an-ı Kerim Müslümanları kardeş olarak tanımlamıştır. Din kardeşliği, soy kardeşliğinden daha üstündür; çünkü insanların kendi tercihleri ile oluşmuştur; halbuki soy kardeşliği insanın kendi tercihi ile oluşmaz.
İslam’da sevgiye dayalı bir “kardeşlik hukuku” vardır. Bu hukuk, uhuvvet mertebelerine göre belirlenir. Üç kardeşlik mertebesi vardır:
a. İnsanlıkta kardeşlik: Çamurdan yaratılmış olmaktan gelen kardeşlik (uhuvvet fi’t-tîn) de denilir. Bunun anlamı âdemiyyet temelinde bütün insanların kardeş olmasıdır; çünkü hepsi Hz. Âdem (as)’ın çocuklarıdır. Bu kardeşlik evrenseldir ve bütün insanları içine alır.
b. Dinde kardeşlik (uhuvvet fi’d-dîn): Bunun anlamı İslam kardeşliğidir. Bütün Müslümanlar birbirinin kardeşidir. Kardeşler arasındaki hukuk, ayet ve hadislerde belirlenmiştir.
c. Hususi kardeşlik: Bu kardeşlik ihsan makamında olan Müslümanların kardeşliğidir. Başka bir ifadeyle, Mekke ve Medine döneminde Müslümanlar arasındaki özel kardeşlik anlamına gelir. Müslümanların sayısının artması ve güçlenmesi sonucu, bu sıkı ve kapsamlı kardeşlik resmen ilga edilmiş olsa bile, ilk Müslümanlar ve daha sonra tarikatlar aracılığıyla Sufiler bu tür özel kardeşliği devam ettirmeyi ilke olarak benimsemişlerdir. Hususi kardeşlik hukuku tasavvuf kitaplarında anlatılmaktadır.
Görüldüğü gibi İslam’a göre insanlar arası ilişkiler, kardeşlik ve sevgi üzerine kurulmuştur. Ancak kardeşlik ve sevginin dereceleri vardır ve her derecede ilişki tarzını belirleyen ayrı bir kardeşlik hukuku vardır.
Kardeşlik hukukunun gereklerinden biri kötü zan beslememektir. Aşağıdaki ayet-i kerime bunu ortaya koymaktadır:
AYET:Ey iman edenler, zandan çok kaçının; çünkü zannın büyük bir kısmı günahtır. Tecessüs etmeyin (birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın). Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın (arkasından çekiştirmesin). Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte, bundan tiksindiniz. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabul edendir, çok esirgeyendir(Huccurat 12)
Uhuvvet hukukunun bir başka kuralı da ihtiyacın olduğu zamanlarda bile kardeşini kendine tercih etmektir:
AYET: Kendilerinden önce o yurdu (Medine'yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir ihtiyaç olsa bile (kardeşlerini) kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin “cimri ve bencil tutkularından” korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır.(Haşr 9)
Birbirini Allah için sevmenin fazileti birçok hadiste ifade edilmiştir. Bunlardan bir kaç tanesini örnek olarak zikretmekte yarar var:
Ebu Hureyre Radıyallahü Anh Resulullah Aleyhisselâm'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: HADİS:"Yüce Allah kıyamet gününde: Benim rızam için birbirlerini sevenler nerededirler? Bugün onları, Benim gölgemden başka gölgenin bulunmadığı günde, kendi gölgemde gölgelendireceğim, diye buyur.(Müslim, “Birr ve's-Sıla”, 37.)
Ebu Hureyre Radıyallahü Anh Resulullah Aleyhisselâm'dan rivayet etmiştir ki,HADİS: "Bir adam başka bir köyde bulunan bir kardeşim ziyarete gitti. Yüce Allah onun geçeceği yola bir melek gönderdi. Melek adama: “Nereye gidiyorsun?” diye sordu. Adam: “Şu köydeki kardeşimi ziyaret etmek istiyorum?” dedi. Melek: “Onun sana yaptığı bir iyilikten dolayı kendisine minnet borcunu mu yerine getirmek istiyorsun?” diye sordu. Adam: “Hayır, ama ben onu Allah için sevdim,” diye cevap verdi. Bunun üzerine melek: “Ben, senin onu Allah için sevdiğin gibi Allah'ın da seni sevdiğini bildirmek üzere Yüce Allah tarafından sana gönderilmiş bir elçisiyim,” diye buyurdu.(Müslim, “Birr ve's-Sıla” 38.)
Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuşlardır:HADİS: "Allah bir kulunu sevince Cebrail'e: "Şüphesiz ki Allah filanı seviyor sen de onu sev”, diye nida eder. Cebrail de onu sever ve Cebrail gök sakinlerine: "Şüphesiz ki Allah filanı seviyor, siz de onu sevin" diye nida eder. Gök sakinleri de onu severler. Sonra o kişi yeryüzünde kabul görür ve itibar sahibi olur”(Buhari, “Bed’u'l-halk” 6; Muvatta, “Şa’r” 5. Diğer bir hadiste de şöyle buyurulmuştur: "Allah bir kula gazab ettiği zaman Cebrail'e: “Ben filana gazab ettim, sen de ona buğz et”, diye nida eder" (Müslim, “Birr” 157; Tirmizi, “Tefsir Sûre 19”, 7).HADİS:
İmam Malik Muvatta'da şöyle bir olayı aktarmaktadır. Ebu îdris el-Haulanî şöyle söylemiştir: "Şam camiine girdim, baktım içerde parlak dişleri olan bir genç var, etrafında da birtakım insanlar toplanmış (Bir rivayette beraberinde yirmi sahabî vardı, bir başka rivayette de otuz sahabi vardı diye geçmektedir). Ona isnad ettikleri ve onun sözünden çıkardıkları bir meselede ihtilafa düşmüşlerdi. Onun kim olduğunu sordum. Bu Muaz b. Cebel'dir, dediler. Ertesi gün olunca erkenden gittim. Baktım, o benden daha erken gelmiş. Gittiğimde kendisi namaz kılıyordu. Namazını bitirinceye kadar bekledim. Sonra önüne vardım, selam verdim, ve: Allah'a yemin olsun ki, ben seni Allah için seviyorum, dedim. "Allah'a yemin eder misin?" dedi. "Allah'a yemin ederim" dedim. Tekrar "Allah'a yemin olsun mu?" dedi. " dedim. Bunun üzerine eteğinden tutup beni kendine doğru çekti ve: "Müjdeler olsun, ben Resulullah Aleyhisselâm’ın şöyle buyurduğunu duydum: Allah Tebareke ve Teala buyurdu ki, Benim için birbirlerini ziyaret eden, Benim için birbirlerine iyilik ve ihsanda bulunanlara sevgim vacib oldu, diye rivayette bulundu"(Muvaatta, “Şa’r” 5.)
Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: HADİS:“Hiç biriniz kendiniz için arzu ettiğinizi kardeşiniz için de arzu etmedikçe iman etmiş olmaz”(Buhari, “İman” 7.)(. Alimler burada kastedilen şüphesiz imanın kemale ermesidir; yoksa imanın varlığı değildir demişlerdir.
4. Sevgi İmanın Tadına Ermenin Tek Yoludur
Sevgisiz iman yavandır; çünkü imanın zevk ve tadına sevgi yoluyla varılır. Zaten imanın tadına varmanın başka bir yolu da yoktur. Felsefi iman ile İslam’daki iman ayıran nokta da buradadır: Felsefi imanda zevk ve tat (halavet) aranmaz; çünkü o akli bir çıkarımdan ibarettir; ama İslam’ın öğrettiği imanda kalp için zevk ve tat vardır. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:HADİS:
Kimde üç şey bulunursa imanın tadını tatmış olur: Allah ve Resulu kendisine başka her şeyden daha sevgili olmak; başka insanları sadece Allah için sevmek; küfre dönmekten ateşe atılacakmışcasına hoşlanmamak.( Buhari, Kitabu’l-imân, Bab 9: Halâvetü’l-imân.)
Hz. Peygamber insanları bu tadı tadacak şekilde yetiştirmiştir. Bunlar arasında en büyüklerinden birisi Hz. Ömer (r.a.)dir. Hz. Ömer bir gün Hz. Peygamber (s.a.v.)’e şöyle der: HADİS:“Ya Resulallah! Sen bana kendimden başka herşeyden daha sevgilisin!” Buna karşılık Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle cevap verir: ‘Yâ Ömer kendinden de sevgili olmalıyım!’ Bu cevaptan sonra Hz. Ömer: ‘Kendimden de!’ deyince Hz. Peygamber: “Ya Ömer, şimdi oldu!” diyerek onun imanının kemale erdiğini ifade eder.( Ahmet Naim, Buhari Muhtasarı, c. 1, s. 32.)İşte bu mertebeye vasıl olan bir mü’min imanın zevkine erer.
Kalbi Allah’a, Resûlüne ve onun mahlukatına karşı sevgiyle dolu olan bir insan, bunu davranışlarına ve ilişkilerine yansıtır. Nitekim bir Müslüman her fiilinden önce “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla” der. Böyle söyleyen bir kişinin fiili mutlaka rahmeti yansıtmak durumundadır; yoksa yalnızca sözle besmeleyi çekmenin bir hükmü ve önemi yoktur. Eğer bir Müslüman bir davranışıyla başkalarına zarar vermişse, besmele çekmiş olsa bile, o davranışı Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla yapmamış demektir. Böyle bir davranış olsa olsa nefsin veya şeytanın adıyla yapılmıştır. Sözü ve fiili uyum içinde olan bir Müslüman böyle bir çelişkiye asla düşmez.
İmanın zevkine varan bir insan başka varlıklara iyilik etmekten ve onlar için fedakarlık yapmaktan zevk alır. O insana, vermek almaktan daha zevkli gelir; başkalarına hizmet etmek onun hoşuna kendisine hizmet olunmasında daha fazla gider.
Sevgisiz kalp harap ve hastadır. Kalbin tek gıdası vardır: sevgi. Kalp hem sevilmekten hem de sevmekten hoşlanır ve tatmin olur. Kalbi tatmin eden ve ona zevk veren birinci sevgi ise onu yaratanın sevgisidir. Allah kalbi her şeyden önce kendisini sevsin diye ve ancak O’nu sevdiği zaman tatmin olacak şekilde yaratmıştır.
Allah korkusu, Allah sevgisinin bir meyvesidir. Allah korkusu, bir insanın marifetullah (Allah’ı tanıma) derecesine göre farklı anlamlar ifade eder. Marifetullahın ilk basamaklarında olanlar için Allah korkusu demek Cehennem korkusudur. Ancak marifetullahta ileri seviyelerde olanlar için Allah korkusu sevgiliyi incitmekten korkmaya benzer. Mesela güçlü kuvvetli insanlar yaşlı ve kuvvetten düşmüş annelerinden korkarlar. Bunun sebebi, bir hata yaptıklarında bedeni bir ceza göreceklerinden değil, annelerini üzme endişesindendir. Allah’ı seven insanların korkusu da Cehennemden ziyade ters bir davranış yaparak her şeyden çok sevdikleri Rabblerinin rızasını ve sevgisini kaybetmektendir. Bu nedenle Allah’ı karşı muhabbeti artanların korkuları ve takvaları da artar.
Allah’a bu derece sevgi ile bağlı olan insanların kalplerinde yukarda anlattığımız şekliyle Allah korkusundan başka hiç bir korku ve üzüntü kalmaz. Allah sevgisi bütün korku ve üzüntülerin ilacı olur.
İnsanların en çok korktukları ölüm, bu mertebedeki insanlar için Mevlana’nın dediği gibi şeb-i arus; yani sevgiliye kavuşma gecesi olur. Allah Teala bir kudsi hadiste şöyle buyurmaktadır: “Kim bana kavuşmayı severse, ben de ona kavuşmayı severim. Kim bana kavuşmayı sevmezse ben de ona kavuşmayı sevmem”. Sevgili Rabb’e kavuşmaktan, her daim O’nun huzurunda olmaktan ve vechini kesintisiz müşahede etmekten daha zevkli ne olabilir? Ölümle insanı Allah’tan ayıran perdeler yırtılır ve vuslat hasıl olur. Kalbin en büyük zevki o andadır.
Sonuç: Sevgi En Büyük İbadettir
Buraya kadar anlattıklarımız göstermektedir ki Allah, sevginin insanın varlıkla ilişkisini belirlemesini emretmektedir. Her Müslüman, Allah’la, Peygamberiyle, diğer Müslüman ve insanlarla ilişkisini sevgi temeline oturtmak zorundadır. Sevginin kendini nasıl izhar edeceği her ilişkide açık kurallara bağlanmıştır.
Sevginin varlığı insanların davranışlarında ve sosyal ilişkilerinde kendini gösterir. Aksi takdirde İslam fiiliyata yansımayan soyut bir sevgiyi kabul etmez. Allah ve Resulüne muhabbet onlara itaatte kendini gösterir. Diğer insanlara muhabbet ise uhuvvette kendini gösterir.
Müslüman’ın sevgisi Allah içindir: o Allah’ı sever ve Allah için onun yarattıklarını sever. Çünkü onları Allah yaratmış ve onları sevmeyi emretmiştir. Yunus Emre’nin dediği gibi "Yaratılanı sevdik yaratandan ötürü!"
Burada kişiyi sevmekle onun kötü huy ve fillerini sevmemek arasında ince bir ayrım yapıldığını bir kere daha hatırlatmakta yarar var. Bir Müslüman bir kafiri de sever ama onun küfrünü sevmez. Ancak küfür izale edilebilir bir özellik olduğundan kaldırılırsa yerine iman sıfatı gelir. Bu maksatla o kişiye kendisinin kötü sıfatlarını değiştirmesi için sevgiyle yardım edilmesi gerekir. Bu yüzden İslam daveti, kafirleri aşağılamaya değil sevgiye dayanır. Yukarıda iktibas ettiğimiz hadiste belirtildiği gibi bir Müslüman’ın zalim kardeşini de sevmesi gerekir; ama bu sevgi onu zulümden vazgeçirmekle olur. Yoksa onun zulmüne ses çıkarmamak veya destek olmakla değil; çünkü bu şekilde hareket etmek—sonunda Cehenneme gitmesine ve azab çekmesine sebep olacağı için—ona en büyük düşmanlık olur.
Allah sevgisinin ve Allah için sevginin en güzel şekli ibadettir. Aynı zamanda Allah sevgisinin, ibadet eden insanların kalbinde olması zorunludur. Allah’a karşı sevgi duymadan ibadet etmek mekanik bir uğraştan öteye geçmez.
Bu sebeplerden dolayı, manevi terakkinin ve Allah’a yakınlaşmanın en etkin yolu sevgidir. Allah, Peygamber, Kur’an ve mahlukat sevgisi, hem ibadeti hem de mahlukata ve beşere hizmeti kolaylaştırır. Marifet olmadan iman, iman olmadan sevgi, sevgi olmadan ibadet ve hizmet olmaz. Marifetullah’ın artması, muhabbetin artmasını getirir; çünkü güzeli tanıyan onu sever, daha çok tanıyan daha çok sever.
Eğer Hz. Muhammed (s.a.v) “alemlere rahmet” ise O’nun takipçisi olan Müslümanlar da aynı şekilde alemlere rahmet olmaya gayret etmelidirler. Bunun içindir ki her Müslüman, yaratanı ve bütün yaratılanları Allah rızası için, herhangi bir menfaat beklemeden sevmeli ve sevgisini fiiliyatta göstermelidir.
Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimiz, insanoğlu ve Allah Teala arasında bir sevgi bağı oluşturmuştur. Aynı zamanda Peygamberimiz Müslümanlar arasında da bir sevgi bağı kurmuştur. Bunun da ötesinde yine Peygamber Efendimiz insanoğlu ile diğer mahlukat arasında da bir sevgi bağı oluşturmuştur. Allah rızası için olan gerçek sevgi, şehvetten, şeytanî duygulardan, milliyetçilikten, partizancılıktan, grupçuluktan ve bencillikten kaynaklanan sahte ve batıl aşkla asla mukayese edilmez. Bu tür batıl sevgiler, müşriklerin Kabe’ye koydukları putlara benzer ve kalpten temizlenmesi gerekir; çünkü kalp Allah’ın evidir, sadece ve sadece Allah’ın sevgisinin ve Allah için olan sevgilerin mekanıdır.
Bütün bunlardan dolayı İslam sevgi dinidir ve onun kurduğu toplum sevgi toplumu, medeniyet sevgi medeniyetidir. Hz. Peygamber Efendimiz’in alçakgönüllü bir takipçisi olan Mevlana Celaleddin Rûmî şiirlerinde İslam’ı “aşk dini”, kendi mezhebini de “aşk mezhebi” olarak tanımlar ve Müslümanların aşkın çocukları olduğunu söyler: “Bizi anamız doğurmadı. Bizi o aşk doğurdu, yüzlerce esirgeme, yüzlerce aferin, takdir bizi doğuran o anaya olsun.” Müslümanların bedeni doğumu annelerinden olsa bile maneviyatlarının ve kişiliklerinin doğumu sevgi dini olan İslam’dandır.
Bugün insanoğlu kalp huzuru ve dünya barışı için böyle bir dine ihtiyaç duymaktadır. Bugün bütün insanlığın—ister Müslüman ister gayri müslim olsun—Hz. Peygamberden öğrenmesi gereken bu sevgi, rahmet, saygı ve şefkat anlayışıdır. Fakat maalesef bu emanet bugün unutulmuş haldedir. Bırakın sıradan insanları, ümmeti olan Müslümanların çoğunluğu bile gerçek sevgiden habersiz olarak yaşamaktadır.
Peygamber Efendimizin (s.a.v) sünnetini takip etmek, Müslümanları “alemlere rahmet” olma düşüncesiyle hareket etmeye sevketmelidir. Böylesine bir anlayış Peygamberimizin sünnetinin bir özetidir. Bizler bu sünneti kabul edip, yaşayıp ve yaşatmaya hazır mıyız? Bunu yapmanın en zorunlu ve en uygun zamanı da içinde yaşadığımız andır; çünkü sevgi mazaret kabul etmez.